ahmeds...Güzellikler Rabbimizden,kusurlar nefsimizdendir...
"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân;a teslim eyledim, gayr istemem.İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim." Bediüzzamana hz.
Çaresizlik, Acz dua çığlığını doğurur; fakr, nida dağlarını yükseltir... Hiçbir şey yapamamanın, hiç olmanın sesidir sessiz çığlık; arşa yükselen dualar yere yerleşen yokluktandır… Varlıktır dua; duadır Vacib-ül Vücud’a götüren…
Ne ehemmiyet var, ne kıymet var, ne de varlık var duasızlıkta… Yüreğin sızı sızı akışıdır dua gözyaşları; içinde yaş ve kuru her şey olan Kerim Kur’an öyle der: “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var.”
Saatlerce konuşmak, sayfalarca yazmak; içinde kederden düşen bir dua yoksa ne kıymeti var, kıymet bilenler ondan bir şey bulamaz…
Çiğ sözlerin çığ gibi savrulduğu, lapa lapa sahte lafızların yağdığı söz yangınlarında; hikmet nerededir, irfanı bulmak mümkün mü, muhabbet hangi dağın ardında, uhuvveti gören var mı?
Dua denizi ubudiyetle buharlaşmayı bekliyor; berekete yüklenmek isteyen bulutların acelesi var, imanla sulamak yeniden diriltmek istiyor yüreğin yeryüzünü… “Semavat ve arz ne ile ayakta duruyor” u soruyor akıl, idraki zorlarcasına…
Hiçsizlik hiç de yokluk değil; varlığı gösteren hakiki bir ayine… Dualar olmasa Rahmet tecellileri nasıl müşahede edilir kullarca… Çaresizlik çağırmasa duayı, ehemmiyetimiz nasıl anlaşılır?
Dünyalıların daveti dünya kadardır; kısa, sıkıcı, boğucu, daraltıcı, elemli, kederli… Sonsuzluğun sahibinden dökülen ve yine ona dönen ışık huzmeleridir dua; sonsuz saadete ulaştıran, kedersiz kavuşmalara ileten… İlleti, o emretmiştir, neticesi rıza, saadet-i dareyn…
Küçük kırılmalar da bile onu hatırlamak ve dua ile anmak; basit işleri bile ulvileştirir, beşeriyetten abdiyete çıkartır… Ayakkabının bağının çözülmesini bile keder bilip “İnne lillahi ve İnne ileyhi raciun” demek ne güzel bir zikir; cenneti ve cehennemi ayakkabıların bağı kadar yakın görmek ne yüksek bir tefekkür, ne âli bir haslet… Hayatı böyle diriltmek duasıyla…
Çözemediği dertlerini gecenin koynunda dua dua diye arşa açmak; hangi kapıyı açmaz, hangi dağları düzlemez; cennet ona niye âşık olmasın?
Küçücük kalp kırılmalarından, büyük kederlere; dua bahçesine çağıran nidacılar; kalp buna icabet ederse itminana erişecek, değilse de dikenli yolculukta yokluk çığlıkları atacak.
Vermek’, ne güzel bir kelime. Kulak vermek, gönül vermek ve Allah yoluna hayatı vermek… İllâ Allah için vermek, ne veriyorsak O'nun adına vermek. Verirken güzelleşiyor, seviniyor, mü’min olduğunu anlıyor insan. İşte sahabelerin de yaşadığı bu halis sevinçlerden bir numune:
Tâbiîn âlimlerinden Ebû Hâlim, Seleme bin Dinar anlatıyor:
“Bir gün, Ashâb-ı Kiram’dan Sehl İbn-i Sad (ra): ‘Cuma günleri pek sevinçli olurduk’ dedi. ‘Niçin sevinçli olurdunuz?’ diye sordum. Şunları söyledi: ‘Yaşlı bir hanım ninemiz vardı. Su kenarlarına dikilen pazı köklerini toplar, onları bir şömineye koyar, içine biraz arpa ilâve ederek pişirirdi. Bu yemeğin içinde ne iç yağı, ne et yağı olurdu. Cuma namazını kılıp döndüğümüzde onu ziyaret ederdik, onun bize ikram ettiği bu yemeğe kaşık sallardık.” (Buharî, Cum’a; 40)
Vermek güzelleştiriyor insanı. Vermemek, elindeki nimeti kendinden bilmek, kendine ait zannetmek, cimriliktir. Cimrilik ise cehennem ağacından bir daldır.
Allah’ım, kim ne verirse versin, onun eliyle gönderen Sen’sin. Bizi de verenlerden eyle, vermekle sana yaklaşanlardan eyle.
Mevlânâ Câmi’den ibretli bir öykü:
“Bir cömerte sordular: ‘Muhtaçlara verdiğin, yoksullara dağıttığın şeylerden dolayı gönlünde, kibir ve fakirler üzerine bir minnet yüklemek hisleri geliyor mu?’
Cömert şöyle cevap verdi:
‘Hayır, ne münasebet! Ben bir şey verirken, kendimi aşçının elindeki kepçe gibi farz ediyorum. Veren aşçıdır, fakat kepçeden geçiyor. Kepçe, ‘Rızkı veren benim’ gibi bir histe bulunabilir mi?!’
“Verilen rızk insanların elinden çıkıyorsa da, asıl veren Cenâb-ı Hak’tır. Bundan dolayıdır ki, rızka vâsıta olan hiç kimsenin minnet yüklemesi doğru değildir.”
Vermek güzelleştiriyor, insana yakışıyor. Ve onu Allah’a yaklaştırıyor. Hele verenin, verdirenin sadece Allah (cc) olduğunu bilmek ne kadar izzetli ve şerefli, yüksek bir hâldir.
***
Rabbimizin güzel isimlerinden biri de Cevad’dır, yani ‘çok ihsân eden, çok cömert olan’. Rabbimiz, Cevad isminin bir tecellisi olarak yarattığı kâinattaki her bir canlıya bol bol ihsan etmekte, yeryüzünü bir nimet sofrası halinde açmakta, hiç kimsenin sayamayacağı sayısız nimetlerini o sofrada sermektedir. Yine bu ismin tecellisidir ki, bahar ve yaz mevsimlerini gayb hazinesinden gelen binler nimetlerle yüklü birer vagon hâline getirip, onları en tatlı ve lâtif rızıklarla doldurup göndermektedir. Allah cömert olduğu gibi, bizim de cömert olmamızı, bizim de kendi servet ve mallarımızdan gücümüz yettiği oranda yardım ve hayırda bulunmamızı istiyor.
Bir hadis-i şerifte: “Allah tayyiptir, iyiliği sever; ve Allah cömerttir, cömertliği sever” buyurulur. (Tirmizî, Edep; 41)
İnanan bir insan, hakîkî bir tevekkülle Allah’a bağlanmıştır. Her şeyi verenin de alanın da O (cc) olduğuna inanmıştır. Her şeyle birlikte kendisinin ve elindekilerin de, Rabbinin mülkü olduğunu ve O’nun hazinesinin ise bitmez tükenmez olduğunu bilir. Bu bilginin getirdiği güvenle, Hak yolunda yapacağı harcamanın neticesinde, sonsuz hazinelerin sahibi olan Allah’ın (cc) kendisini asla muhtaç bırakmayacağına inanır. İmanı kuvvetlendikçe tevekkülü artar, tevekkülü kuvvetlendikçe cömertliği artar. Cömertlik, inancımızın kuvvetini gösteren ölçülerden biridir.
Hz. Peygamberimiz (asm) bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurur:
“İki haslet vardır ki, onların ikisi de bir mü’minde bir araya gelmez: Cimrilik ve kötü ahlâk.” (Tirmizî, Birr; 41)
Gerçekten de cimrilik kuvvetli bir imanla bir arada olamaz, çünkü hayatı ve hayatına lâzım olan her şeyi yoktan var eden sonsuz merhamet sahibi bir Rabb’e iman eden kimsenin, fakir olacağı endişesiyle cimrilik yolunu seçmesi, Yüce Yaratıcının sonsuz rahmetine olan o temiz imanı zedeler, sarsar. Hem bizdeki mal-mülk de fânidir, her an elimizden çıkabilir. İnanana yakışan, Allah’ın vaadine kulak vermektir, şeytanın telkin ve vesveselerinden uzak kalmaktır.
“Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur ve kötülüğü emreder. Allah ise lütfundan bir mağfiret ve bir kâr vaad ediyor. Allah’ın kudreti geniştir, her şeyi kemâliyle bilir.” (Bakara, 268)
Vermek insanı güzelleştiriyor. Rabbimize yakın ediyor. Bırakın vermeyi, vermeyi istemenin kendisi bile güzel. “Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” Allah, vermek istemeseydi, bize de isteme duygusunu vermezdi. Allah’ım, kim ne verirse versin, o verme duygusunu insanda yaratan da Sen’sin.
Cömertlik yolu, Peygamberlerin yoludur. Her iki dünyanın mutluluğudur. Nasıl olsa elimizden çıkacak olan dünya malı ile Allah’ın rızasını ve ebedî sevapları kazanmak, gönülleri fethetmektir. Bu ne büyük bir şeref ve fazîlettir.
Hz. Ali (ra):
“Dünya sana yöneldiği zaman, ondan Allah yolunda harca” diyor. “Çünkü o Allah yoluna harcamakla yok olmaz. Dünya senden uzaklaştığı zaman, yine ondan Allah yolunda harca, çünkü o senin elinde kalmaz.”
Vermek, sevmek demektir. Allah için vermek, onun en güzel isimlerinden biri olan Cevâd ismine aynadarlık etmektir.
***
Vermek kolay değil… Güzel hasletler her zaman ve herkeste doğuştan bulunmayabilir. Bir insan cömert olmayabilir veya hayır ve iyiliğe karşı elini alıştırmış da olmayabilir. Ama şurası bir gerçek ki, her güzel haslet gibi cömertlik de, irâdemizi zorlamakla elde edilir. İnsan vere vere, vermeye alışır. Vermek duygusu, onun bir melekesi haline gelir. Ruh, vermekten ulvî bir zevk almaya başlar.
Evet, hiçbir karşılık ve menfaat beklemeden, sadece Allah için yapılan yardımlar ve ikramlar, inanan insanların ebedî kârıdır, kazancıdır. Fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımlar, Allah nâmına ve O’nun emri dairesinde olmadığı takdirde, boşu boşuna gider ve birtakım tehlikeli sonuçlar doğurur.
Bediüzzaman Hazretleri, bizi bu konuda uyarır:
“İhsanlar (yardımlar), zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de faydasız gider. Çünkü, Allah nâmına vermediğin için, mânen minnet ediyorsun, bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duâsından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenâb-ı Hakk’ın malını, ibâdına vermek için bir tevzîat (dağıtım) memuru olduğun hâlde, kendini sahib-i mal (mal sahibi) zannedip bir küfrân-ı nimet ediyorsun.
“Eğer zekât namına versen, Cenâb-ı Hak nâmına verdiğin için bir sevap kazanıyorsun, bir şükrân-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye (boyun bükmeye) mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbul olur.” (Mektûbat, 22. Mektub)
İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, dünya malını ve servetini zehirli bir yılana benzetir. Uzman doktorlar, onun zehrini ustaca alıp insanlara şifâ vesilesi kılarlar. İşini bilmeyen acemîler ise, yılana kendilerini sokturmak sûretiyle zehirlenirler.
Ey sevgili Allah’ım, Rabbim, Rahman’ım! Biz bu dünyada senin misafiriniz. Sofra Senin, nimetler Senin, karşında boyun bükmüş duruyoruz. Senden gelen her şeye râzıyız. Sen bizi, bizden daha çok düşünürsün. Her hâlimizi bizden daha iyi bilirsin. İhsan ve in’âmını bekliyoruz. Ümidimizin boşa çıkmayacağını biliyoruz. Âmin.
Selim GÜNDÜZALP
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Ruh u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşâallah âlem-i İslâm’ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye’nin kudsî kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur’an-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler var...Bediüzzaman Said Nursi R.a.
"Ey babacığım sana ne emrediliyorsa onu yap. Allah'ın izniyle benim sabırlı ve dayanıklı biri olduğumu göreceksin."...Kurban Bayramımız mübarek olsun hayırlara vesile olur inşallah baki selam ve dua ile
Ey dost! Ayna’ya iyi bak! Güzelliğin kaynağını gör!...
" - Ey dost! Söyle bana ne getirdin? Bilirsin dost kapısına eli boş gidilmez." "- Bilirim bilmesine lakin bîkararım, çaresizim. Hangi bir şeye uzandımsa elim boşta kaldı. Bir katreyi ummana, bir habbeyi kubbeye nasıl getirebilirim. Huzuruna kalbimi ve canımı bile getirmiş olsam, Kirman’a Kimyon ürümüş sayılırım. Kirman ki Kimyon diyarıdır. Senin eşsiz güzelliğinden başka bu ambarda bulunmayan bir tohum yoktur. Bu dünyada hiçbir kıymet yoktur ki sende ondan hem de deryalar dolusu bulunmasın. Düşündüm senin eşsiz güzelliğine layık hediye nedir diye? Ancak sîne nûru gibi bir ayna getirmeyi uygun buldum. Herkes bilir ki; güzel yüz aynaya âşıktır. Ey güneş gibi gökyüzünün nûru olan, ona baktıkça güzel yüzünü göresin. Güzel yüzünü gördükçe, bütün
güzelliklerin sahibini, mutlak güzeli hatırlayasın. Çünkü gölgenin varlığı Güneş’in mevcudiyetine delildir."
Ey dost! Ayna’ya iyi bak! Güzelliğin kaynağını gör!
Kâinatın her zerresi, hüsn-i mutlakın tecellî aynasıdır. Hakk’ın sevgilileri her yerde ve her şeyde zâhir olan o güzelin cemâline âşıktır. Aşkları sebebiyle kendinden geçer, hattâ ma’şuktan başka hiçbir şey bulamazlar orada...
Ben ben değilim, ben dediğim sensin hep Cânım dediğim, ten dediğim sensin hep
Ey dost! Aynaya iyi bak! Gizli hazineyi bul!
O gizli hazîne ki; sevdi de yarattı. Sevgisinden sevdiklerinin hamuruna kattı. O (cc) onları sevdi, Onlar da O (cc)’ nu sevdi. Öyle sevdiler ki birbirlerini, seven ile sevilen fark edilemedi. Dediler ki:
Bende olan âşikâr sensin, Ben hod yoğum, ol ki vâr sensin !.. Ger ben, ben isem; nesin sen ey yâr Ver sen, sen isen; neyim men-i zâr?.. (Fuzûlî)
Ey dost! Aynaya iyi bak! Aşkı gör! Aşk öyle meçhul bir manadır ki ondan her tadan zevki miktarınca sarhoş olur.
Aşk, bir ma’nâ-yı lâyu’raf ki, cümle âlemi, Zevki miktarınca sekrân û huruşân eğliyor.
Kanaryaların ötüşü, şafakların söküşü aşk iledir. Tomurcuklu sümbüller, nevbahârda açan güller, hüzün dolu gönüller aşka müpteladır. Suları çağlatan, bulutları ağlatan aşkın sesidir.
Bülbül’ün gam dolu feryadı, gülün gülümseyen yanı aşkın nefesidir. Aşk bir deryadır. Sema vat ise onun üzerinde bir köprü...
Aşk yerin göğün direğidir. Ondan daha değerli bir şey yoktur. Her varlık aşk denizindedir. Öyle güçlü bir iksirdir ki aşk; bir yudumcuk içeni bile mest eder, tanıdık tanımadık herkesi unutturur. Sarhoşluğunun dahi farkına varamayacak kadar kişiyi kendinden geçirir.
Cihanı hiçe satmaktır adı aşk Dökülüp varlığı gitmektir adı aşk
Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başını âna tutmaktır adı aşk
Bu âlem sanki oddan bir denizdir Âna kendini atmaktır adı aşk
(Eşref oğlu Rûmi)
Ey dost! Aynaya iyi bak! Son nakşı gör!
Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini düşün. Bir binanın harabeye nasıl dönüştüğünü hatırla. Aynadaki yalana güvenme. Aynada gördüğün fani güzelliklerin aldatıcılığını unutma.
"Kime uzun ömür verirsek, biz onun gelişmesini tersine çeviririz." diyen sonsuzluk sahibi güzelin uyarısına kulak ver.
"Sen ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğuna bak!"
"Şafak vaktinde güzel güneşin doğuşunu görünce, gurup zamanı, onun ölümü demek olan batışını hatırla!"
"Eğer güzel tenli güzeller seni avladıysa, ihtiyarlıktan sonra bir de pamuk tarlasına dönen o bedene bak!"
"Kezâ cam gibi nergis bakışlı mahmur bir gözü, sonunda çipil olmuş ve suları akmağa başlamış bir halde görürsün."
(Mevlâna)
Ey dost! Ayna’ya iyi bak! Güzelliğin kaynağını gör! Ey dost! Aynaya iyi bak! Gizli hazineyi bul! Ey dost! Aynaya iyi bak! Aşkı gör! Ey dost! Aynaya iyi bak! Son nakşı gör! Ey dost! Bu ayna, gönül aynasıdır. Ona iyi bak!
Hz. Mevlana “Mesnevi”sinde şöyle diyor:“Müminlerin müminliklerinin belirtisi, gönüllerinin kırıklığı ve mağlubiyettir, alt oluştur.Fakat müminlerin alt oluşlarında bile bir güzellik vardır.Sen miski ve anberi (güzel kokular) kıracak olursan, dünyayı onların güzel kokuları ile doldurmuş olursun.
”Mağlubiyetimi zaferlerin en güzeli belledim. Bildim ki, ilginin getirdiği acı, kalbimi saran katılıkları kıracak ve onun içindeki gönül ortaya çıkacaktır.
(Gönül, sevgiyi içinde taşıyan kalp demektir.) Ne güzel, bir gönüle sahip olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Yenilgime bakıp bana acıyanlar, bilmiyorlar ki, asıl acınması gereken kendileridir.
Kokuların en güzeli gönül kokusudur; çünkü o koku, Rabbin kokusudur. O kokuyu mükellef sofralarda, son model araçlarda, villalarda, yalılarda bulamazsınız.
O koku, kırık gönüllerde, mağlup ruhlarda bulunur.O kokunun izini sürmek için nice canlar düştü yollara. Kimileri çölleri mekan edindi, kimileri de dağları, ovaları.O koku, kimi zaman bir çöl rüzgarına binerek geldi, kimi de mağaralardan fışkırdı vadilere.O kokuyu duyanlardan bazıları, misk geyiği gibi, kendini uçurumdan aşağı bıraktı.
Yıllar yılı mağaralarda alnı secdelere çakıldı, kimilerinin de.Evime geliyorum, belki duyarım o kokuyu diye. Evinin bir köşesinde o kokudan bir kitle bulunuyorsa, ne mutlu sana. “Mutluluk” diyordun, işte mutluluğun sırrı bu kokudur.Bu koku diriltici kokudur; bu koku, var edici kokudur.Kır kibir bardağını, çal yere umutsuzluk testini. Katran yürekli insanlardan uzak dur. Yenilgini önemse. Göreceksin ki, gönül miskin çevreyi tutacak, nice canlar o kokuyla dirilecek.Oysa, kokularımız diriltici değil, bilakis öldürücü. “Zafer”imizi kutlamak için bize yanaşanlar, zift dolu yürekliğimizin iğrenç kokularına maruz kalıyorlar.
Ey varlık hapsinde, etrafını altınlarla, gümüşlerle donatmaya çalışan kalp. Sonra sen nasıl kırılacak ve “gönül” olacaksın.Kimi zirveye tırmanınca mutlu olur, kimi de kuyuya düşünce. Nemrut, “tanrı”yı vurmak için göklere yükselmiş ve “ululuğunu” ilan etmişti.
Yusuf ise kuyuda ermişti sonsuzluğun sırrına. Nemrut, bir topal sineğe rezil olmuştu, Yusuf ise Mısır’a sultan. Biri, kırılmayan, taş kalbe k düşmüştü; öbürü kırık kalbinin derinliklerinde manalar devşirmişti.
Birinin kokusu “Nemrut” diye kokuyordu, diğerinin kokusunu sabah rüzgarı, “Yusuf Yusuf” diye bütün aleme dağıtıyordu.Ey gönül, sen hiç kuyuya düşmemişsen, sana “Yusuf” nasıl diyeyim?
Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan, sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?Ey gönül, sana sıra sıra çarmıhlar dizilmemişse, İsa nefesinin diriltici kokusunu doya doya içine çekebilir misin?Ey gönül, başın yere düşmemişse, Hüseyni zaferler seni nasıl selamlasın?
Ey gönül, senden önceki kırık gönüllerin şifresini çözememişsen, cennet kokularını nasıl duyarsın?Ey gönül, sana deli desinler, divane, mecnun desinler; sana mağlup desinler, lginin zillet içindeki çocuğu desinler.
Fakat ey gönül, sana, zaferin sarhoşu demesinler. Sana, “kalbini kıramadı” demesinler.Ey gönül, haydi ilgini mübarek kıl. Kır kalbini ve “gönül” ol. Kokular devşir cennetten; hatta daha ötelerden.