ahmeds...Güzellikler Rabbimizden,kusurlar nefsimizdendir...
"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân;a teslim eyledim, gayr istemem.İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim." Bediüzzamana hz.
AH, BİR sözdür. Söz, anlamdır. Anlam akılla ilgili, zihne dair, tefekküre bağlıdır. Ah, elif ile başlar güzel he ile biter. Allah lafz-ı celalinin ilki ve sonudur. ‘Bir ah çeksem karşıki dağlar yıkılır’ bu teşbihe nispettir. Ah gelince gönül susar. Sözünü tamama erdirememişin yanık bir iniltisidir. Varlık bir ah içindedir. Mazlumun ah’ı yerde kalmaz. Mazlumun içinde Ah var ve bu Ah cümleye kadirdir. Kadir olan bu Ah, müntakimdir. Alma mazlumun ah’ını, çıkar aheste aheste. Kimin öfkesini çektiğini bil. Yürekte olanın ne olduğunu gör. Ah, tevhid’tir. Sebebi tenteneli bir perde kılan odur. Ah bilmez sebep nedir. Bu şundan oldu diyen Ah’ı görmedi. İçini çeken bilmese de sığındığı Ah’tır. Olur olmaz her yerde yüreğin sırrını açığa vuran ürperir. Riya kara karıncanın kara ayak izinin kara taştaki izi kadar gizlidir. Ah, diyen selamettedir. Sessizce ve gizlice bir gidiş olur Ah. Bu gidiş sadece ve yalnız ‘ol’a dairdir. Bir söz olarak gelir dile. Sözler, külliyatın bütünü için olduğu gibi bu adla anılmış eserin adıdır da.
Sözler: Anlamlar demek. Anlamın özü, Ah içindedir. Ya Ah ile büyür insan ya da Ah’sız küçülür. Ah,’ın, insanın söy kütüğünün başı olan Adem’e (as) işareti ne ise kalbin en derinindeki tek noktaya işareti de o denlidir. Ah, be’nin noktasıdır. Ah’ın içini açan biz olduk. Onu biz çoğalttık. İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı. Kalbin içine ilerledikçe orada her şey susar. Sustukça kuş bakışı görüş artar. Artar o denli ki geriye bir Ah kalır. Ah Mine’l aşk! Ah ve aşk yan yanadır. Aşk, ah ile biter. Ah, aşka doğrudur. Ah, söze olduğu kadar kalbe da dairdir. Dilsiz acıların ifadesi Ah ile son bulur. Derin acı dilsizdir, acı en geniş sofra, ah en geniş yükseklikten bakandır. Melali anlamayan nesle aşina değilizdir. Ah, melaldir. Sabahın eksiğiyle akşama ermişin susması ah iledir. Ah iledir çoğalması sözlerin. Her üzgünlük bir ah ile noktalanır. Bir söyledim bin ah işittim. Ne ki kırgınlığa dairse Ah’a uzanır. Ah’a yatay gidilmez. Oraya dikey varılır. Sözün bittiği yerde ah kalır. Söylenemeyenlerin çokluğunu saklar. İçinde çokluğu saklayan yer Ah’tır. Elif ile güzel he’yi bilenin sustuğu tek yer var: La ilahe illallah.
Ah 'anlayış' seni yazmaya kıyamıyorum. Sen ki bir zamanlar yaşanan bir şeydin aramızda, şimdi sadece bir yazı konusu olabiliyorsun.
Dünya denilen kondu'nun evsahibi olmak bir yana, ne kiracısı, ne de gelip geçici misafirisin artık. Semtimize uğradığın yok. Sahi, bizim bir semtimiz var mıydı?
Sanki seni yazdığım zaman, bir şeyler dilimde dağılıp gidecek sanıyorum. Sanki herkesin birbirinden sakladığı bir şeysin. Bazen ayak sesini duyuyor gibi oluyoruz, ama sonra anlıyoruz ki o sen değilmişsin, meğer ardında sitem katarını sürükleyen söz yığınıymış gelen. Ne çok konuşuyoruz ah ne çok. Konuştukça konu dağılıyor ve kalan birkaç şeyi de boşaltıyoruz iç odalarımızdan.
Kafamızı derin meselelere tahliye ettiğimiz gibi, gönlümüzü de tadilat bahanesiyle kapatıyoruz. Biraz az konuşsak eminim herkes birbirini daha iyi anlayacak. Biliyorum, sessizlik denilen tülün altında gizlemişler seni. Susmayı bir bilsek, şöyle aynı dilden susmayı, bir daha kaybetmemecesine yakalayacağız seni.
Ah anlayış, seni uzaktan parmakla gösteriyorlar gazeteler ve gazete cemaati, bulmacalarda bekliyorlar yolunu. Orada görünmeyen bir ülkesin, kaldırsan kapındaki sisi, yüzündeki peçeyi sana iltica edeceğim. Sivrisineklerinkiyle saz heyetinin sesini aynı görmemi istiyorlar benden. Anlayana bu bile fazla diyorlar.
Uzaktaki davulun sesine kanmamam lazımmış. Uzaktaki davuldan yakındakini ayırmanın adıymış anlamak. Bense hiçbir şey anlamıyorum bu tür sözlerden. Anlayışınca her şey başladığı yerde bitiyor. Neden herkes bir mânâ üzerinde göz göze gelmesin?
Ne kolektif düşünce ne ortak akıl; evet, biraz merhamet! İstemem törenlerle şölenlerle karşılanmak, bir söz ülkesine girdiğim zaman. Dilerim ki acemi ve hoyrat adımlarıma beni yüzüstü düşürecek söz halkaları geçirmesin dostlarım, beni anlayışla karşılasın yeter. Beni kavramakla yetinmesin niyet okuyucularım. Ne de olsa kavramak bir kafayı, bir beyni ipotek altına almaktır.
Başkasına ait gizli odaların anahtarlarını ele geçirmekten duyulan bir şehvettir kavramak. Ben isterim ki okuyucum beni hareket ettirebilecek yerlerimden kavrasın, incinen, acıyan yerlerimden değil.
Zira acı ve incinme için anlayış gerektir. Bunun yolu da sahici sevgiden geçer. Sevgi seviyemize inen bir öğretmendir. Tedirginliğimizi anladığından bizi tahtaya kaldırmaz, olduğumuz yerde imtihan eder. On un kelimeleri boşlukta öyle salınıp durmaz; gözlerinin içi gibi sözlerinin içi vardır.
Alemlere rahmet o Kutlu Elçi'yi anlamanın yolu da kalbini yumruğa dönüştürmemekten geçiyor: "Canım kudret elinde olan ALLAH'a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!"
Ah anlayış, seni yazmaya nasıl kıydım!
Şimdi herkesin işine geldiği gibi anlattığı bir masala dönüşeceksin, biliyorum. Ve kimbilir kimler iplere serecek seni un yerine. Aynı rakamlardan çıkan farklı sonuçlar gibi olacaksın kimseyi hoşnut etmeyen, hesapları altüst eden.
Şimdi verdiği selamı açtığımız merhamet mendilinin üzerine bozuk para gibi fırlatanlara nasıl anlatacağız anlamakla anlayış arasındaki farkı? Üstelik onlar hâlâ lügatlerde gezinip dururken.
Sözlükler seni tanımlarken "yumuşamak" diye geçiştirmeye çalışsa da, bunun bir ihlal olduğunu biliyoruz. Zira her tanım bir ihlaldir. Sen olduğun yerde kal. Nasıl olsa biz seni tarif ettiğin adresten bir gün gelip alacağız. Hele aklımız yüreğimize bir gelsin.
Yalnızca iyilik getirendir o; yalnızca sevgi biriktirendir… Kat kat şimdilik; dosya dosya güzelliktir hem… Elimizden tuttu mu bir kez yükseltir yükselttikçe kişiliğimizi de yüceltir yüceltilecek kadar… Haya, hayatın güzelliği… ”El-haya ve’l-edeb!” der eskiler; hayasızca bir tavır gördüklerinde, edep dışı bir söz işittiklerinde. Haya ki bir utanma duygusudur; ar ve namus perdesinden bestelenir zaman notalarında. Perde açıldı mı da bir kez; küser sahibine ve kaçar gider coğrafyamızdan bütün güzel nağmelerini toplayarak. Kişi ancak haya sermayesi kadar edîb olur çünki; ancak hayası ölçüsünde müeddeb sayılır. Yakışıksız işlerden alıkoyan da, kötüleri iyi kılan da odur hep. Hayamızı yitirdik ve silinmiş boş kağıtlara döndü şimdi hayat. Lalezarlarımızda ayrıklar bitti hayasızlıktan; medeniyet birikimlerimiz ağıt sütunlarında kırıldı, yontulmuş mermerlerimiz damar damar çatladı. Zümrüdü ankanın kanatlarından kavruk baharlara döküldü safirler. İmkanın en dar kapısında oturup ruhumuzu şer ile şerh ettik; ve hayayı unuttuk. Esir kentlerin mahpusları gibi puslu sokaklara serpildi fırtınalı akşamlarda hayasızlık; ve göz kapaklarımıza kan damladı süveydalarımızdan. Her karanlıkta yağmurlar büyüttü acılarımızı ve her solukta biraz daha savaş, biraz daha şiddet, biraz daha kin, biraz daha vahşet, biraz daha.. biraz daha… Hayamızı yitirdik ve Leyla’lar leylî renklere bağlar oldu zülüflerini. Hayalî ahlâk bezirganları bir nane çöpüyle tarttılar hayalarımızı hayal terazilerinde; haya içinde yaşarken hayal içinde öldük. ”Hayalî” tahallus eden şairler ”Haya-lı” hayatlar sürerlerdi hani de, kirpiklerinin arasından eski zaman sevdalarını damıtırken ”Geçmiş zaman olur ki hayalı cihan değer” derlerdi… Heyhât!.. Hayal meyal şeylermiş… Hayalî yükler bükmede şimdi belimizi. Hayamızı yitirdik; ve tımarsız, kaşağısız, pusatsız bıraktık küheylanlarımızı; kılıçsız, kargısız, cevşensiz koyduk süvarileri. İkonlara gizlenmiş ruhbanlara çaldırdık ruhlarımızı. Akrep yuvalarından ecinni raksların ateşi sıçradı üzerimize. Kevn ü fesadda anılmamacasına yıktık eski ahitlerimizi, yeni ahitlerimizi. Ahdimiz haya üzerineydi, kaybettik ve ahlâkımız eskidi. Dönüş biletini giderken yırttık ahitleşmeye de, kutsal vadilerde nalınlarımızı ayağımızda unuttuk. Parlayan yıldızlarımızdan astroitler düştü bahtımıza. Filmin son karesiyle birlikte elif ve lam ve he de karardı. Kelamlarımızda yorulan harfler laf kılığında yağdı dünyamıza. Efsunlu sözlerle dolu hamayılların çörekotlarınca küçüldü ruhlarımız. Gizi çözen gecelerimiz, geceyi düğümleyen gizlerde gizlendi. Kafesinde sindirilmiş aslanlara dönünce ahlâk, avcıların tarihinde kötü figüranlar olarak anlatıldı haya; ve aslanlar kendi tarihlerini yazamadılar hiç. Hayamızı yitirdik; ve münzevi hayallerde eklemledik âhlarımızı birbirine, düşlere karışan hayatımızı zincir yaptık. Huzurun ak sayfalarına derunî sağanaklardan kan revan acılar gönderdik. Gazeller ve kasideler hep yitik sevdalarda döndü mersiyeye… Ağladık geceler ve gündüzler boyu, ağlayacağız aylar ve yıllar yılı… Haya… Aaah, en eski yitiğimiz… Hayadan ötesi hayal, aslı yok bir düşünce… Hayadan öte hayat, esası bozuk günce…
Kelimeler Kalpten akan katrelerin kabı… Kalpte ne varsa o damlar ve tekrar ait olduğu yere döner damlalar... Kimliğin kilididir kelimeler… Kibar kalpten kelamın kibarı damlar, kem kalpten de kem kelime…
Boş değildir kelimeler, boş olanlar bile bir boşluğu ifade eder… Hiçbir kelime de boşlukta kalmaz, bir kalbe konuk olur… Keder kelimeleri kederliler kapar, kimsesizlerinkini kimsesizler tutar, sevinçliler sevinçlileri sevindirir… Yaslıları yaslandırır yaslı kelimeler…
Hikmetin kabı, mananın kılıfıdır kelimeler… Mana denizi kabardığında kelime dalgasıyla vurur yürek sahillere… Sahile değişik şekiller verir bazen nazlı, bazen hırçın vuran dalgalar… Engin denizlere yelken açmak da kelime teknelerine binmekle olur… Denizle sahil arasında gelgitleri oynar kelimeler…
Kimse kaçamaz kader kelimelerden ve kader olan kelimelerinden… Kem bir kelime kendinin yazdığı yazgıdır ve tekrar sahibine yansır… Hased hasisliktir, sahibini yakar… Gıybet kendini dişlemektir… Zan zulmü, zamansız yakalar kişiyi…
Kelime varsa bir kalem vardır… Bir kelimedir kâinat… Kâinatı “Kün” ile yazan kader kalemi, her bir kalbe de ayrı bir imza atmış, her ömre farklı bir yazgı yazmıştır… Motif motif çizmiştir “an”ları, desen desen yapmıştır yolları…
Kün kaleminin ucundaki zerrelerle yazılmıştır kâinat… Galaksilerin kavislerinden, kelebeklerin kanatlarına aynı mühür konmuştur; “Vav”… Aynı kalem kalbin göz bebeğinden göğün göğsüne bir çizgi çekmiştir; “Elif”… Ve insan her bir şeyde “Hu” yu okusun diye yaratılmıştır.
Kâinata ve kalbe yazılanlara iyi okumak güzelliklerle bezenmektir… Kem kelimelerle kirletmez kalbini… Hikmet konuşmak varken gıybet etmez, tefekkür ederken hasislik düşünmez, güzelliklere nazar ederken zanna zamanı kalmaz…
Hayatıyla bir “Elif” yazar, “Vav” vuslatıyla yürür, yüreği “Hu” okur.
Bahardır.. Cıvıl, cıvıl… Neşeli mi neşeli… Uyanış ve depreniş baharın rengidir. Ve bahar patentli şahlanışlar düşer havsalama. Sonra umut, masmavi bir deniz kesilir baharın koynunda. Rengine, diline, ırkına ve kalbine bakmaksızın okşar bütün başları bahar. Ve bir gün buram buram zafer muştuları eser ılık nefesinde baharın. Rahmet yağmurları, bulutların pamuk avuçlarından öylesine boşalır. Vadilere, ovalara… Çünkü bugün bahardır. Kaç zemheri eskitti bu körpe ömrüm? Hatırlamıyorum… Kaç yaman mevsim devirdim… Işıksız, ocaksız, öksüz?.. Hiç bilmiyorum… Ben, baharı masallardan tanıyan bir beldenin çocuğuyum. Belki de bundandır; masallara bayılır bizim beldenin çocukları. Yarsan, her birinin bağrından betimsiz baharlar fışkırır, masallardan devşirilmiş. Her biri ayrı ayrı baharlar saklar bağrında, masallarda bile yaşanmamış. Bizim beldenin çocukları bahar deyince sesleri, titrer, kelimeler boğazda düğümlenir; gözlerde nem, başlarda duman belirir isli isli… Yüreklerdeki hasret odunu tüttüren bahar hangi bahardır, bilinmez; ama her birimiz ayrı gülşenlere tutkun sevdalar büyütmüşüz içimizde. Bu yüzdendir ki bahar yetmiş iki rengiyle yaşar gönül iklimimizde. Her birimizin baharı, nev-i şahsına münhasır hasretlerle yüklüdür… İşte bu yüzden… Bakarsın bahar, alev rengindedir dervişin gönlünde. Oysa dumanı tüten sımsıcak bir ekmektir fukaranın baharı. Mücahid er meydanında gümbür gümbür ordularla karşılarken baharı; âlim, mukaddes mürekkebiyle tütsülendirir her baharı.
Bahar zalimin gözünün oyulmasıdır mazlum diyarımda. Bir gün batımında, güneşin çarmıha vurulduğu ülkemde, esaret zincirinin parçalanışıdır ve Yusuf yüzlü güneşin yeniden tebessüm etmesidir bahar. Mazi, baharın destansı hasretiyle geçti gitti. Ama yarın, baharın kucağında doyumsuz gülistandır. Bu bir temenni değil, bir ilandır. Çünkü sonsuz aşk ağacının meyvesi her zaman bahardır. Kasırgalar, fırtınalar eksilmiyor olabilir beldemizde. Tufan gibi belalar yağıp duruyordur belki üzerimize. Belki de acıyla yoğrulmamış bir lahzaya tanık olmadık hiçbirimiz. Sancı bir hayat tarzı olmuşsa beldemizde; bu, gürbüz bir baharın doğum sancısıdır, inan!.. Ben baharı Son Elçi’nin mübarek dudaklarından emmiş bir beldenin çocuğuyum. Eskimez, pörsümez, bitimsiz bir bahardır yüce ikliminden ta ciğerlere çekilen. Bu baharı bir içenin tasası kalmaz tipiden, barandan, karakıştan. Çünkü bahar, bu bahardır. Biliyorum ey bahar! Sen öteler ikliminin sonsuzluğa baş yaslamış ufkunda boylu boyunca serilip uzanmış olan baharsın. Ne ki ben, aynamdaki yansımana göz kırpan bir avareyim. Sen ki fanilerden uzak mı uzak… Ben ki fenada zincirli, tutsak… Hangi mevsimi anarsam anayım kastettiğim, bahardır hep. Hangi yöne bakarsam bakayım gördüğüm, bahardır hep… Hangi düşle uyanırsam uyanayım yorumu bahardır hep… Bir melek olup bir gün, çıksam mevsimler burcunun en tepesine ve haykırsam galaksilerden aşırtarak duyursam en ücra köşedeki sessiz yıldızlara sesimi: “Neredesin, ey iki doğuyu ve iki batıyı öksüz bırakan bahar! Arkana bakmadan çekip gidişin yetmemiş gibi geri dönmeye bunca naz niye? Ben annelerin bahar gözlü çocuklar doğurduğu bir beldenin çocuğuyum. İşte bu yüzden tanırsa seni bu âlemde, bir ben tanırım. Bilirse kadrini bu mahşerde, bir ben bilirim. Çünkü ben, bahar gözlü çocukların kasırgayla dans ettiği bir beldenin çocuğuyum… Bahar gözlü, bahar tenli, bahar sesli, bahar kokulu çocukların…” İntizarında baharın kaç keder dolu mevsim geçecek üzerimden bilinmez. Ama kaç meymenetsiz mevsim erittiğimi göğsümde, şu bitmek bilmez, kardelen açmaz kışlara sorun! Bakmayın sitemkâr bakışlarla süzdüğüme baharı. Biz baharı zemherinin kalbinde, yangınların amansız alazında aramayı da biliriz elbet. Lakin bu kaçıncı kuşak, ufukta bekleyişimiz baharı? Bu kaçıncı kuşak, uğrunda ateşlere atılışımız baharı? Ama sütbeyaz bulutların arkasından sude bir güneş doğacak yarın. Yırtacak mazinin tüm kederli karanlık perdelerini. Hasatlara inat, baştanbaşa, ölümsüz bir bahar boy verecek beldemizde. Çocuklar, masalları kıskandıran öyküler yazacak, ezgiler besteleyecek yürekleriyle. İşte o gün yerler ve gökler bize yardır. Ve bahar, işte o bahardır.