ahmeds...Güzellikler Rabbimizden,kusurlar nefsimizdendir...
"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân;a teslim eyledim, gayr istemem.İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim." Bediüzzamana hz.
Asr-ı Saadetin Olaylarını kronolojik bir sırayla okurken, o ‘saadet asrı’nda bir ‘hüzün yılı’ çıkar insanın karşısına: nübüvvetin onuncu yılı. Bu yıl, bizatihî Resûl–i Ekrem aleyhissalâtu vesselamın ifadesiyle ‘senetü’l–hüzün’dür. Yani, o seneye bu adı veren, bizatihî Hz. Peygamberdir.
Nübüvvetin onuncu yılı, gerçekten hüzün yılıdır. Zira, bu yıl içinde onu kavmine ve kabilesine karşı koruyan amcası Ebu Talib öldüğü gibi, o dışarıda her ne sıkıntı ve eziyete uğrarsa uğrasın evine döndüğünde huzur ve sükûn bulmasını sağlayan ‘anneler annesi’ eşi Hz. Hatice de vefat etmiştir. Ve, bu iki ölüm dolayısıyla Hz. Peygamber’in evde ve ev dışında ‘sığınaksız’ kaldığında, gemi azıya alan Mekkeli müşrikler onu öldürme planları yapmaya başlamışlardır. Bu yüzden Taif’e iltica etme teşebbüsünde bulunan Nebiyy–i Zîşan (a.s.m.), bir büyük darbeyi de oradan yemiş; iltica talebiyle gittiği bu şehri taşlanarak terketmiştir.
Resûl–i Ekrem’in (a.s.m.) iki vefatın akabinde en ziyade zulme maruz kaldığı ve kendisini en ziyade savunmasız bulduğu bu yıl, diğer taraftan, onun ubudiyetin en kemal çizgisine ulaştığı yıldır. Esbab dairesinde herşeyin aleyhine dönmüş gözüktüğü o ortamda, Efendimiz aleyhissalâtu vesselam, ‘aczini dergâh–ı ilahîde mühim bir şefaatçi yapma’nın eşsiz bir örneğini yaşama imkânını da sağlamıştır. Hz. Peygamber’in taşlanarak Taif’ten kovulduğu, ancak bir bağa sığınması sayesinde taşların vücudunu daha fazla yaralamasından kurtulduğu bir hengâmda yaptığı ilk iş, namazdır. Resûl-i Ekrem (a.s.m.) sığındığı o bağda biraz dinlenip sükûn bulduktan sonra, yarasını temizleyip abdest almış, ardından da iki rekat namaz kılmıştır. Namazın sonunda Rabbine sunduğu münacat ise, Rububiyet-ubudiyet ilişkisinin tarifsiz bir örneğidir. Meali dahi insanı huşû ve huzûa getiren bu münâcatta, Nebiyy–i Zîşan (a.s.m.), bir ‘abd-i aciz’ olarak Kadîr-i Rahîm’e şöyle seslenmiştir:
“Yâ Allah! Gücümün zayıflığını, tedbirimin azlığını, halk nazarında hakîr görülüşümü sana arz ve şikâyet ediyorum.
Yâ erhamu’r–râhimîn! Sensin zayıf düşenlerin Rabbi! Sensin benim Rabbim!
Sen beni kime bırakıyorsun? Senden uzak olan ve beni gördükçe suratını asan kimselere mi? İşimi eline verdiğim düşmana mı?
Eğer Senden bana karşı bir azap yoksa, hiç gam çekmem.
Senin af ve mağfiretin, benim için, gazabından daha geniştir.
Senin üzerime gazab indirmenden, yahut gazabının üzerimde yerleşmesinden, Senin karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerini düzene koyan Vechinin Nuruna sığınırım!
Herşey Senin rızan içindir ve bütün güç, kuvvet de Sendedir, Senin Elindedir!”
Müthiş bir teslimiyet yüklü bir münacattır bu. Hz. Peygamber, kendi durumu, uğradığı eziyeti dergâh-ı ilâhîye şikayet ettikten sonra, “Eğer Senden bana karşı bir azap yoksa, hiç gam çekmem” diyerek, bu yaşadıkları Rabbi tarafından bir gazap ve bir itab olarak gelmedikten sonra bütün bunlara razı olduğunu bildirmekte; ve doğduğu yerin ölümüne susadığı, sığındığı yerin ise taşlamayı seçtiği o şartlarda nihaî sığınağın o olduğunu ve buradaki herşeyin O’nun için olduğunu teyid etmektedir.
Bu münâcatın hemen ardından vuku bulan ilk olay, son derece manidardır. Mekke’de barınamayan, Taif’ten de taşlanarak kovulan Hz. Peygamber’in yanına sığındığı bağın Hıristiyan kölesi Addas gelecek ve bağın sahibi iki Mekkeli müşrikin yolladığı birkaç salkım üzümü getirecektir. Efendimizin o esnada Addas’la yaptığı üç-beş dakikalık sohbet, Addas’ın nereli olduğu, Addas’ın memleketi Ninova’nın Hz. Yunus’un memleketi olduğu, Peygamberlerin ‘kardeşliği’ üzerinedir. Sohbet-i nebevîden bu kadarlık bir hissedarlık, Hıristiyan köle Addas’ın kalbini İslâm’a açmasına yetmiştir. Mekke ve Taif örneğinde görüldüğü üzere, kendi kavim ve kabilesinin ona yüz çevirdiği hengâmda umulmadık bir anda umulmadık bir yerde umulmadık bir kişiden gelen bu hidayet, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) az önce ettiği münacata karşı dergah–ı ilâhîden taze bir kabul mesajı niteliğindedir. Yine bu münâcatın ardından, Cebrail aleyhisselam Resûl–i Ekrem’e gelerek Rabbinin onu kendisini taşlayan Taifli zalimler güruhuna karşı Allah’ın gazabını ve azabını isteyip istememe hususunda muhayyer bıraktığını söyler. O şanlı nebî, “Ben rahmet peygamberiyim” sözünü, işte öylesi bir vasatta söyler. ‘Ben onların helâk olmalarını istemem. Bilakis, Allah’ın onların sulblerinden yalnız Allah’a ibadet edecek, O’na hiçbir şeyi şerik koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim.”
Mekke’ye dönüş yolunda, yine bu münâcatın ardından gelen bir diğer ilâhî ikram ise, kavmi ve kabilesi onun sözlerine kulak tıkamışken, Nahle’de namaz kılarken okuduğu Kur’ân’ı duyan cinlerin imana gelmesidir.
Sonrasında, Hz. Peygamber, Mut’im b. Adiyy’in sağladığı himaye ile hiç kimse ona ilişemeden yeniden Mekke’ye girebilecektir. Bu, Hz. Peygamber’e bu eşsiz münâcatın ardından gelen dördüncü bir hediyedir.
Hediyelerin en büyüğü ise, biraz daha sonra gelir.
Kudsî nebi, o hüzün yılında iki büyük ölümün ardından önce Mekke’de, sonra Taif’te uğradığı haksız ve çirkin muameleyi öfke nöbetlerinin, hikmetsiz feveranların yahut Rabbine karşı isyanın sebebi yapmadığı; bilakis, böylesi bir durumda ‘aczini dergâh-ı ilâhîde en mühim bir şefaatçi’ kılan muazzam bir sükûnet ve teslimiyet hali sergilediği için, o hüzün yılının ertesinde yeryüzünde başka hiçbir insanın erişemediği bir nimete mazhar kılınır: Mirac.
Mirac ki, ‘beş vakit namaz’ gibi bitimsiz bir hediyeyi de getirecektir.
Mirac’ın da yaşandığı bu ‘ertesi yıl’da gelen bir diğer ilahî hediye ise, Medine’nin sinesini İslâm’a ve Peygambere açmasıdır.
Hüzün Yılında hüznün en yoğun günlerinin hemen ardından gelenlerin ve Hüzün Yılının ertesinde gelenlerin, yılını ‘hüzün’le yaşayan mü’minler için söylediği çok şey vardır.
Demek ki, musibetlerin üstüste yığılmış gözüktüğü ve sebepler âleminde hiçbir ümit ışığının gözükmediği bir durumu yaşıyorsak, bize düşen, asla isyan değil, asla yeis de değil, dua ve münacattır. Aczini dergâh-ı ilâhîde en mühim bir şefaatçi kılan halis bir yönelişle Rabbinin rahmet kapısını çaldığında, karşılık muhakkak gelecektir.
Kısacası, hüzün yılları ve de hüzün günleri, asla ve asla, öfke, isyan ve galeyan günleri değildir. Mü’mine düşen, böylesi yılları ve günleri Peygamber mirası bir teslimiyetle karşılayıp, Zât-ı Zülcelâl’in ‘karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerini düzene koyan Vechinin Nuruna sığınmak’tır.
Bu başarıldığı takdirde, Rabb-i Rahîm bize âcil ikramlarda bulunduğu gibi, Mirac-misal inkişaflar ve Hicret–misal fütuhatlar da ardısıra gelecektir.
Ne mutlu hüznünden mirac meyvesi devşirenlere!
Ne mutlu aczini isyan sebebi değil, rahmeti celb vesilesi kılanlara!
Metin KARABAŞOĞLU
Değerli Gönül dostlarım hepinizin Leyle-i Miracını tebrik eder hayırlara vesile olmasını Cenab-ı haktan niyaz ederim.selam ve dua ile
Sen öyle bir iklimde geldin ki, medinedeki çöl ortasında açan tek güldün.. gül kokulu ferah iklimler getirdin beraberinde ve bölük bölük melekler indiler yeryüzüne, senin yüzün suyun hürmetine..
Hoş geldin Allah'ın Resulu! Hoşgeldin!
Kutlu bir gecede, şereflendi dünya.. çünkü seninle tanıştı.. karanlık çökmüş dünyadaki tek aydınlık misali, mehtaplı bir gecede yanıp sönen ışıltılı yıldızlar gibi, daha da güzel, tarifsiz bir nurla, nurunla teşrif ettin yeryüzüne..sen ki Muhammed Mustafa'sın ve senki alemlare rahmet olarak gönderilensin ve Sen ki.. peygamberimizsin elhamdülillah..
senin nurunla aydınlandı dünya.. senin için söylendi en güzel şiirler, senin için yazıldı mevlidler, ilahiler... Necip Fazıl,
"Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!" dedi.. en güzel dizelerinden birinde..
ve seni seven insanların en güzel zamanları yaşandı bu dünya üzerinde ve insanlar kul hakkından korkar, iliği severdiler.. çünkü seni unutmamıştı insanlar... seni tanıyorlardı... Ya şimdi?...
Ümidimizi yitirmek hiç yakışmasada bizlere, içimdeki vaveylalar artarken bir çığ gibi... bazen bende düşüveriyorum yes'lere, istemesemde.. senin nurlu mekanın Kabe'nin resimleri avutabiliyor zavallı kalbimi.. ve belki de bir avuntu arıyorum resimlerde...
seni yattığın ebedi mekanı binlerce insan tavaf edip eriyorken o yüce mertebeye.. aydınlık sanki sadece o mübarek beldelerde..bizim içimizi gittikçe büyüyen karanlıklar kaplarken, senin bulunduğun belderler gece karanlığında bile ışıl ışıl Ya Resul Allah!
Dünya senin nurnun olmadan daha ne kadar dönebilir yörüngesinde? yada zaman ne kadar güzel ve bereketli sensizliği çekerken iliklerine? Özledim seni, Özledik seni ya Resul Allah!
Zulmün arşa değeceği zamanlarda senin merhametini özledik, zalimlerin başlarımıza kara bulutlar gönderdiği zamanlarda senin sabrını özledik.. Zenginin fakiri gözetmediği zamanlarda senin cömertliğini özledik.. Özledim seni,özledik seni ya Resul Allah!
Mavi Gezegen maviliğini siyaha devrediyor sanki.. ve gittikçe birşeyler azalıp yitiyor usulca.. ve dünya her zamankinden daha ağır ve daha miskin sanki şu zamanlarda...
Zor zamanlarda yaşıyoruz velhasıl! Ölesiye zor zamanlarda başladı sana olan sevdamız... Zor zamanlarda sevdalandık sana.. Sevgiyi unutmak üzere olan bir gezegende yeniden SEVGi diyebilmek. barışı istemeyen gözlere senin barışçılığını düşünerek.. sıcacık ve içten illaki BARIŞ diyebilmek,acımasız yüzlere, senin merhametini düşünerek MERHAMET'in varlığını hatırlatabilmek, herşeye rağmen, senin yüzün suyun hürmetine ve Allah rızası için illa ki illaki GÜZEL'den, illaki SEN'den bahsedebilmek...
ve tüm çirkinliğe inat senin o sonsuz güzelliğini düşünüp güzel görebilmek.. zor olsada imkansız olmuyor seni tanımakla.. seni hissetmekle..ve Allah'ın lutfettiği güçle..
Özledik seni Allah'ın Resulü, Özledik Seni Ya Hz. Muhammed(a.s.m) ve seni hep özlüyoruz Canım Peygamberim.. ama ne mutlu ki, özlemler en sonunda seni hissetiriyor bize.. zor zamanların aşılmazlarını aşabiliyoruz senden aldığımız güçle ve RAbb'imizin ilham ettiği düşüncelerle..
Senin teşrifinle aydınlandı, kutlandı evren ve senin nurunu yaşatmaya çalışan ışıl ışıl,bu zamandan alabildiğine soyut ve bir o kadar güzel gençlerle,Allah'ın izniyle devam edecek güzeller ve senden gelen gül kokulu ilhamlarla dağıtacağız elimizdeki kırmızı gülleritüm evrene ve bir gün herşey güzele, gül'e dönecek ve Allah Nur'unu tamamlayacak inşaallah...
seni düşünmek ve yeniden güzel ümitlerle dolmak ne güzel!.. sen ve senin getirdiğin gül kokulu ilhamlar zor zamanların en güzel armağanları elhamdülillah.. ve derince bir özlem dahi güzeli sürüklerken peşinden yine de...
Seni ve senin güzelliği özledik Ya Resul Allah!.. Öznur Çolakoğlu ÇAM
Bismillahirrahmanirrahim
Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor.
Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur.
Madem konuşacak; elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak.
Madem zîfikirle konuşacak; elbette zîşuurun içinde en cemiyetli ve şuuru küllî olan insan neviyle konuşacaktır.
Madem insan neviyle konuşacak; elbette insanlar içinde kabil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.
Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev-i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktidâ etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır. (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK: MUTASARRIF : Tasarruf hakkı ve yetkisi olan, tasarruf eden bir işi kendi isteğine göre idâre eden, bir malın sahibi. TEDVÎR : Döndürme, çekip çevirme, idâre etme. ZÎŞUUR : Akıl, şuur sâhibi. ZÎFİKİR : Fikir, düşünce sahibi. KÁBİL-İ HİTAP : Hitap edilebilen, kendisiyle konuşulabilen. İSTİDÂT : Kabiliyet, yetenek, meziyet. MUKTEDÂ : Kendisine uyulan, imâm. HUMS : Beşte bir. İKTİDÂ : Tâbi olmak, uymak. NISF-I ARZ : Yeryüzünün yarısı. TECDÎD-İ BÎAT : Bağlılığı yenileme.
Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir. Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün (s.a.v.) şefaatine nail eylesin. Mevlid Kandilimiz mübarek ve hayırlara vesile olsun inşallah.AMİN